Kasvetli bir gün…
Kasvetli bir gün… Güneş yok, gökyüzü karanlık. İnsanın içinden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Sanki gökyüzü kararmış da hayatın bütün olumsuzlukları insanın üzerine çökmüş. Bu havanın verdiği ağırlığı iliklerine kadar hissediyorsun.
Yağmurlu bir gecede, şehrin ışıkları sönük, kaldırımları ıslak, sokakları sessiz… Kendi başıma ağır ağır yürüyorum. Ayaklarım ilerliyor ama aklım başka yerde, ruhum başka bir dünyada…
Hayatın bütün yükleri gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor.
Ev kirası, dükkân kirası, kredi kartı borcu, vergi, SGK, toptancı borçları… Bir de evde emekliye ayırmak zorunda kaldığımız çamaşır makinesi! Her şey üst üste geliyor. Elimi cebime atıyorum, belki bir şeyler vardır diye… Arıyorum, karıştırıyorum ama yok! Olan da ekonominin elinde pula dönmüş birkaç kâğıt banknot.
Televizyonu açıyorsun, siyasetçiler yine birbirlerini suçluyor. Herkes haklı, herkes sütten çıkmış ak kaşık! Memleketi kim bu hâle getirdi, kimse üstüne alınmıyor.
Ankara’nın havası başka, milletin havası başka!
Ankara’da kürsüler kuruluyor, mikrofonlar açılıyor, tartışmalar bitmiyor. Ama bu milletin evinde hesap makinesi susmuyor. Bir tarafta bitmeyen siyasi kavgalar, diğer tarafta ay sonunu getirmeye çalışan insanlar…
Yürümeye devam ediyorum. Bir de bakıyorum, ayaklarım ıslanmış. Meğer ayakkabının tabanı delinmiş! Belde sıkılacak kemer, ayakta giyilecek sağlam ayakkabı, kafada binbir türlü hesap… Bu ekonomik şartların karşısında dimdik durmaya çalışan akıl da artık isyan bayrağını çekmek üzere.
Sonra kendi kendime diyorum ki…
“Allah sağlık versin, gerisi bir şekilde hallolur.”
İnsan, bunca sıkıntının arasında kendini böyle teselli etmeye çalışıyor. Buna da şükür…
Tam o sırada iki araç sürücüsü birbirine girmiş. Biri “Yol benim hakkım!” diyor, diğeri “Hayır, benim hakkım!” Herkes haklı, herkes öfkeli, herkes gergin. Kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. Çünkü herkes kendi hayatının kavgasını veriyor. Kimi borçla, kimi geçim derdiyle, kimi yarına dair umutsuzlukla boğuşuyor.
Herkes başka bir kaosun içinde…
Nihayet eve varıyorum. Elektrik faturasını zamanında ödeyemediğimiz için ev karanlık. Mum ışığında oturuyoruz. Yine şükrediyorum; hiç değilse suyumuzun faturası gecikmiş olsa da bugün suyumuzu kesmemişler!
Derken çocukların sesi geliyor…
“Baba, ben oyuncak istiyorum!”
Diğeri sesleniyor…
“Baba, bana da laptop al!”
Cebimde para yok. Ama çocuk bunu nereden bilsin? Onların dünyasında baba, her şeyi yapabilecek güçte biri. Ben de belli etmiyorum.
“Tamam kızım, tamam oğlum… Yarın babanız size ne isterseniz alacak.”
İçimden bir şey kopuyor ama belli etmiyorum. Çünkü baba olmak biraz da budur işte; kendi derdini içine gömüp çocuklarının yüzünü güldürmeye çalışmak.
Bu devirde baba olmak zor. Bu devirde hem baba hem esnaf olmak daha da zor!
Sabah oluyor. Haydi, “Bismillah” deyip dükkânı açıyorsun. Umutla bekliyorsun. Belki bugün işler açılır, belki bugün kazanırız, belki biraz nefes alırız…
Müşteri yok.
Ama makbuz kapıda! Vergi bekliyor, SGK bekliyor, kira bekliyor, toptancı bekliyor. Kazanç yok ama ödenecekler sıraya girmiş.
Esnafın dükkânı açık, hesabı kapalı. Kepenk kalkmış ama umut her geçen gün biraz daha eksilmiş.
İşte hayat böyle bir şey olmuş. İnsan çalışıyor, çabalıyor, didiniyor ama kazandığıyla yaşamak arasında her geçen gün biraz daha açılan bir uçurum var.
Yine de akşam eve gidince çocukların yüzüne bakıp gülümsüyorsun. Çünkü onların senden başka güvencesi yok.
Sonra dönüp bir kez daha söylüyorsun…
“Buna da şükür…”
Ama biz ne zaman sadece yaşamak için çalışacağız? Ne zaman borçları değil, hayalleri hesaplayacağız? Ne zaman bir baba, çocuğuna bir oyuncak alırken cebini değil, çocuğunun mutluluğunu düşünecek?
Kimse lüks istemiyor. Kimse saraylarda yaşamak istemiyor. İnsanlar sadece insanca yaşamak, emeğinin karşılığını almak, evine ekmek götürmek ve yarınından korkmamak istiyor.



