Satmak… Sözlükte karşılığı basit…
Bir malı ya da hizmeti bedel karşılığı devretmek. Ama hayatın içinde bu kelimenin ağırlığı çok daha başka. Çünkü bazen “satmak”, birini yarı yolda bırakmaktır. Bazen vefasızlıktır. Bazen de düpedüz ihanettir.
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
İnsanları sadece işin düştüğünde hatırlayan, iyi ya da kötü gününde ortadan kaybolan kim? “Aç mısın, nasılsın, işlerin yolunda mı?” diye sormayı akıl etmeyen, işi bitince de insanları bir kenara atan kim?
Bir düşünün.
Bir insan var…
İyi gününde de yanında, kötü gününde de. Hal hatır soruyor. Geçmişi kurcalamıyor. “Sen bir zamanlar karşı taraftaydın ya da seninle hep beraberiz” demiyor. Hesap tutmuyor. Yaptığı iyiliği suratına vurmuyor, kin gütmüyor. İnsanlığı elden bırakmıyor.
İş bitince insanı buruşturulmuş bir kağıt gibi kenara atanlar. Arkandan çekiştirenler, emeği görmeyenler. Vefayı yük sayanlar. İşi düştüğünde kapıyı çalan, işi bitince selamı kesenler.
Satmak dediğiniz şey gerçekten nedir?
Bir insanın ekmeğini kazanması mı ihanettir, yoksa bir insanı işin bitince yok saymak mı?
Her şeye rağmen yoluna devam etmek mi suçtur, yoksa yapılan iyiliği unutmak mı?
Yarı yolda bırakan ya da bırakılan mı var? Sizi bilmem ama ben kimseyi bırakmam…
Gerçek ihanet, sırt dönmekle başlar. Kendi başarısızlıklarını görmeyim, başkalarına çamur atmakla, suçlu aramakla başlar. Gerçek satış, vefayı gözden çıkardığın, yapılanı, emeği, alın terini yok saydığın anda gerçekleşir.
Ve insan en çok da…
Kendine yakışanı yapmadığında kaybeder.